Bu ülkenin hayrına yapılan her işe itiraz eden ve ellerinde çubuklarıyla ekran başına geçip çocukça analizler yapan güdük uzmanların(!) allayıp pulladıkları, yüz bin kişilik çok disiplinli bir ordusu olduğunu iddia ettikleri YPG/SDG; 10 mart 2025’te yapılan anlaşmaya uymayacağını açıklayınca Suriye milli ordusu tarafından başlatılan operasyon sonucunda, öve öve bitiremeyen o disiplinli ordunun ödlek askerleri 44 saatte darmadağın olarak kıçlarına nişadır sürülmüş tazı gibi kaçarak canlarını kurtardılar, kurtaramayanlar da geberip gittiler.

Görüldü ki ortada ordu mordu yok, ordu görünümlü bir sürü var.

ABD, İsrail ve AB’nin gazlamalarıyla devlet kuracaklarını zannederek Türkiye’ye kafa tutmaya çalışan bu çapulcu sürüsü dış destek kesilince tapon mal gibi ortada kalakaldılar.

ABD’nin yıllardır binlerce uçak ve TIR silah, teçhizat, mühimmat yardımı yaptığı, eğittiği terör örgütü, bu desteğin sonsuz olduğu zannederek Suriye ordusuna entegre olmayı kabul etmediği gibi işgal altında tuttuğu bölgede sivilleri katledip, hükümet binalarına da saldırınca artık meşru Suriye hükümetini muhatap alacağını açıklayan ABD tepe tepe kullandığı malların ipini çekerek sizinle işimiz bitti dedi.

YPG/ SDG’nin Kandil’in talimatlarıyla oyaladığı entegrasyon sürecinde müzakereler sonuçsuz kalınca Suriye ordusu 44 saat içinde stratejik barajlar, petrol sahaları ve sınır hatlarında kontrolü ele geçirerek İsrail’in gerçekleşmesi için çırpındığı “Davut Koridoru” planlarını da boşa çıkardı.

Suriye ordusu, 16 Ocak’ta yerel saatle 22.00’de Fırat Nehri’nin batısında yer alan işgal altındaki Deyr Hafir ve Meskene’ye operasyon başlattı. Buraların alınmasının ardından Deyrizor ve çevresinde kontrol sağlandı. 18 Ocak akşam saatlerinde ise Rakka kent merkezine girilmesiyle harekât sadece 44 saatte başarıyla sonuçlanırken YPG/SDG Fırat’ın batısından çıkartıldı. Uzlaşmamakta ve meşru rejime entegre olmamakta ısrar ederseler Doğusundan da usundan da çıkartılıp selasının verilmesi ve helvasının dağıtılması kaçınılmazdır.an meselesidir.

Ekim 2015 tarihinde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Suriyeli Kürtlerin örgütü PYD’nin ‘Fırat’ın batısına geçmeyeceğine’ ilişkin sözlerine, PYD’ye çıkmış terör örgütü diyorsunuz. Yok Fırat’ın diğer yakasına geçemezmiş. Geçecek, Davutoğlu, bak YPG Fırat’ın ötesine geçecek ve sen de suyun bu tarafından mal mal bakacaksın” ifadelerini kullanmıştı.

Şimdi kendisi Edirne’den nasıl bakıyor bilmiyoruz ama dilleri İmralı derken Kandil’in borazanını çalanların mal mal baktıklarından adımız gibi eminiz.

İsterseler öküzün trene baktığı gibi de bakabilirler.

Suriye Ordusunun onları bu keyiften(!) mahrum edeceğini sanmıyoruz.

*****

ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, SDG'nin DEAŞ ile mücadelede önemli bir güç olarak üstlendiği rolün sona erdiğini açıkladı.

Suriye Devlet Başkanı Ahmet el Şara, YPG/SDG elebaşı Mazlum Abdi ve özel temsilci Barrack arasında kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşme de Kandil’in postası Mazlum Abdi'nin daha önce vardığı mutabakata rağmen ıslak imzayı atmayı reddetmesine sinirlenen Barrack, "Aptalca davranma" diye uyardığı ortaya çıktı.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed el Şara ile terör örgütü YPG/SDG elebaşı Mazlum Abdi arasındaki son müzakerelerde Şara’nın ‘Anlaşmaya uyacak mısın’ sorusuna Abdi ‘Anlaşmayı tanımıyorum. Askeri konvoyları durdur şartları görüşelim’ dedi, Şara’nın ise “Artık müzakere yok” diyerek rest çekti.

Görüşmede yer alan ABD’nin Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın da Mazlum Abdi'nin ‘Anlaşmayı tanımıyorum’ cevabına kızarak “Erbil'deki görüşmemizin ardından seni tamamen çöküşten kurtardık. Tüm anlaşmalara ve arabuluculuklara bağlı olan Cumhurbaşkanı Şara'nın önünde beni utanç verici bir duruma düşürüyorsun. Bu ahlaksız bir inkâr. Sen 10 Mart anlaşmasının hiçbir maddesine bağlı kalmadın ve şimdi de 18 Ocak anlaşmasını inkâr ediyorsun" diyerek toplantı salonundan ayrıldığı ortaya çıktı.

Abdi daha sonra Amerikan elçisinin arabuluculuğuyla 5 günlük bir uzatma talep etti ancak Barrack bunu da reddederek "Başkan Şara’dan huzurunda utanıyorum ve ondan bunu istemeyeceğim, ayrıca siz kendi kararlarınızı kendiniz veren biri değilsiniz, bu yüzden size Kandil’de bir karar garanti veremez" diyerek kabul etmedi.

Görüşmenin devamında Abdi'nin DEAŞ’lı tutsakları öne sürmesi üzerine Barrack; "Aptalca davranıp bu meseleyi kaos yaymak için kullanma. Uçaklarımız tüm bölgeyi izliyor ve bu meseleyle kararlı bir şekilde ilgileneceğiz" ifadesini kullandığı belirtildi.

ABD Büyükelçisi Barrack, DEAŞ’la mücadelede artık SDG’ye ihtiyaç kalmadığını duyururken Başkan Trump ise “Kürtlere çok para ve petrol verdik. Bizden çok kendileri için çalıştılar” diyerek tepe tepe kullandıkları örgütün raf ömrünün dolduğunu teyit etti.

YPG/SDG’nin ABD tarafından dışlanması ve Suriye Milli ordusu karısında hiçbir varlık gösteremeyerek işgal ettiği bölgelerin üçte ikisinden çıkartılması Kandil’in azgın tekeleri kadar içimizdeki işbirlikçilerini de rahatsız etti.

Bu rahatsızlığı saklamayan hainler bayrağımıza saldırırken, örgütün siyasal uzantıları bu alçak saldırıya göz yumdular.

Milletin vergilerinden maaş alan, bu devletin pasaportunu kullanan ve bu cumhuriyetin meclisinde vekil olan siyasetçilerin bayrağa yapılan saldırı karşısında suskun kalmaları sadece gafletle açıklanamaz. Bu tavır kabul edilemez bir ihanettir.

Bayrağa uzanan eller kırılır.

Nitekim devletimiz çok hızlı bir şekilde bu aşağılık provokatörleri tespit ederek yargıya teslim etmiştir. Şimdi görev yargıdadır.

Bu alçaklara en ağır ceza verilmeli ve bundan sonra hiçbir şerefsiz bayrağımıza saygısızlık yapmayı aklından bile geçirmemeli ve elbette bayrağa yapılar saldırıya göz yuman hainlere de ihanetlerinin bedeli ödetilmelidir.

****

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, sosyal medya hesabından yaptığı uzun paylaşımda; "Şu anda Suriye'deki Kürtler için en büyük fırsat, Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin yönetimindeki Esad sonrası geçiş sürecinde yatmaktadır" ifadelerini kullanarak, yeni hükümetin Kürtler için vatandaşlık hakları, kültürel koruma ve siyasi katılım ile birleşik bir Suriye devletine tam entegrasyonu konusunda bir yol sunduğunu ifade etti.

Barrack, "Bu haklar, birçok Kürt'ün vatansızlık, dil kısıtlamaları ve sistematik ayrımcılığa maruz kaldığı Beşar Esad rejimi altında uzun süredir reddedilmekteydi" dedi.

ABD'nin Suriye'deki varlığının öncelikle terör örgütü DEAŞ'a karşı operasyonlar olduğunu ifade eden Barrack, SDG'nin 2019 yılına kadar DEAŞ'a karşı etkili bir ortak olduğunu ancak söz konusu dönemde ortaklık kurulabilecek işlevsel bir merkezi Suriye devleti olmadığına dikkat çekti.

ABD'nin SDG'nin rolünün uzatmak yerine yeni hükümete entegrasyonunu desteklediğini ifade eden Barrack, "18 Ocak'ta imzalanan bir entegrasyon anlaşmasını güvence altına almak ve zamanında ve barışçıl bir şekilde uygulanması için net bir yol haritası belirlemek üzere Suriye hükümeti ve SDG liderliği ile kapsamlı görüşmeler yaptık. Anlaşma, SDG savaşçılarını ulusal orduya entegre ediyor, önemli altyapılar devrediyor ve DEAŞ hapishaneleri ve kamplarının kontrolünü Şam'a devrediyor. ABD'nin uzun vadeli askeri varlık konusunda hiçbir çıkarı yok. DEAŞ kalıntılarını yenilgiye uğratmayı, uzlaşmayı desteklemeyi ve ayrılıkçılığı veya federalizmi onaylamadan ulusal birliği ilerletmeyi önceliklendiriyor" dedi.

Suriye'nin yeni hükümetinin Kürtler için eşsiz bir fırsat oluşturduğunu vurgulayan Barrack, "Yeni Suriye devletine entegrasyon, tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasal olarak korunması ve yönetişime katılım gibi, SDG'nin iç savaş kaosunda sahip olduğu yarı özerkliğin çok ötesinde haklar sunmaktadır" dedi.

Suriye'de ABD'nin odaklandığı konulara değinen Barrack, "Şu anda SDG tarafından korunan DEAŞ tutuklularının bulunduğu cezaevi tesislerinin güvenliğini sağlamak, SDG ile Suriye hükümeti arasında görüşmeleri kolaylaştırarak SDG'nin barışçıl bir şekilde entegrasyonunu ve Suriye'nin Kürt nüfusunun tarihi bir tam Suriye vatandaşlığına siyasi olarak dahil edilmesini sağlamak" dedi.

Terör örgütü PKK/YPG'nin uzantısı olan SDG, yapılan operasyonlarla bozguna uğratılırken Arap aşiretlerin Suriye ordusundan yana saf tutmasıyla, YPG, SDG, YPJ ve türevleri bir başına kaldı. ABD Başkanı Donald Trump'ın, DEAŞ konusunda tek yetkinin Şam hükümetinde olduğu çıkışıyla SDG'nin DEAŞ bahanesiyle sürdürdüğü varlığın da bir hükmü kalmadı. ABD'nin 'misyonunun sona erdiğini belirttiği YPG/SDG uzun zamandır örtülü bir şekilde ittifak yürüttüğü İsrail'den yardım dilendi.

SDG'nin elebaşlarından İlham Ahmed, İsrailli isimlerle temas halinde olduklarını açıkça kabul ederek, "İsrail devleti tarafından bazı isimlerle bizim tarafımız arasında iletişimler var. Eğer bu görüşmeler destekle sonuçlanırsa, kaynağı ne olursa olsun bu desteğe açık oluruz" ifadelerini kullandı.

Şivan Perver isimli soytarı da; “Her sıkıştığınızda Kürtleri arıyor ve bize yardım edin diyorsunuz. Sonra da bizi çok kötü düşmanların, saldırganların, IŞİD’in, kafa kesen İslamcı ‘Allahuekber’ insanlarının eline bırakıyorsunuz. Bizi böyle bırakma Amerika. Bizi Müslüman Tiranlara bırakma. Sayın Trump’a sesleniyorum. Bizi bırakma Sayın Trump.” Diyerek Trump’a yalvardı.

Elebaşı Murat Karayılan, ABD ve uluslararası koalisyonun sessiz kalmasına tepki göstererek, "Bu ne anlama gelmektedir? Bu devletler demek ki sadece çıkarlarına bakıyor. Verilen sözlerin bir anlamı yokmuş" ifadelerini kullandı.

ABD’nin çıkarlarına baktığını ve kendilerini bunun için tepe tepe kullandığını anlamayacak kadar aşağılık birer mal olan hainler şimdi ihanetlerinin bedelini ödüyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2015 yılı haziran ayında “Tün dünyaya sesleniyorum bedeli ne olursa olsun Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde bir terör devleti kurulmasına asla müsaadede etmeyeceğiz” dediğinde birileri bunun boş bir temenniden ibaret olduğunu zannederken birileri de sınırımızda başkaları olacağına PYD olsun diyerek ihaneti açıkça ifade etmişlerdi.

Aradan 11 yıl geçti. Tüm engelleme ve saldırılara rağmen Türkiye’nin dediği oldu.

Devlet böyle yönetilir, çift motorlu jetlerde alem yapan ahlaksızlarla iş birliği yapılarak, belediyeler soyulup soğana çevrilerek, mezar başında kadeh tokuşturarak değil.

Elinizi vicdanınıza kayarak söyleyin; Suriye’de ne işimiz var ? diyen ve sınır ötesi operasyon için gerekli tezkerelere hayır oyu veren Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı olsaydı bu noktaya gelmek mümkün müydü?

Uzun lafın kısası Türkiye sabırlı politik, diplomatik ve askeri çabalarının karşılığını almış, ABD de raf ömrü tükenen YPG/SDG’yi tarihin çöplüğüne fırlatıp atmıştır.

Afganistan’da da böyle olmuştu.

ABD’nin kendileri için kurtarıcı olduğunu düşünenler, ABD askerlerini Afganistan’dan kaçıran uçağa alınmayınca tutundukları tekerlerden yere düşerek can vermişlerdi.

Bu gerçeği görmeden ülkesine ve milletine ihanet edenlerin kaçınılmaz akıbeti budur.

Kimse ABD’ne kızmasın. Eşekliğe razı olana semer vuran çok olur.

ABD eşekleri bulmuş semerleri vurmuş, işi bitince de kıçlarına tekmeyi basıp göndermiştir.

Mesele bu kadar basittir.

Şimdi ABD’ni bizi sattı diye ağlayanlar, eşekliğe neden razı olduklarını sorgulasınlar.

Çünkü eşeklere devlet kurdurulmaz. Onlara karın tokluğu karşılığı yük taşıttırılır.

Yük bitince salıverilirler. Ya sucuk olur ya da kurda kuşa yem olurlar.

Bundan sonrasını Öcalan’ı dinliyor görünerek Kandil’in kayığına binen ve bir kez daha Türkiye’nin Partisi olmaktan vazgeçen ve her saferinde ikili oynayan DEM düşünsün.

ABD Kandil’in postacısı Mazlum Abdi’yi kafasına vura vura uzlaşmaya(!) razı ettikten sonra bakalım kimin kuyruğuna takılacaklar?

“ÇEK KİRLİ ELİNİ, HIRSIZLARIN ELİNİ SIKMAM”

Deneyimli gazeteci Sabah Yazarı Mahmut Övür; Ekrem İmamoğlu'nun cezaevine yeni gelen Gazeteci Enver Aysever’e geçmiş olsun dileğinde bulunmak istediğini, Enver Aysever’in, Ekrem İmamoğlu’nun uzattığı eli “Çek kirli elini, hırsızların elini sıkmam” diyerek geri çevirdiğini, Aysever'e sinirlenen İmamoğlu'nun "Ne biçim konuşuyorsun lan?" sözlerine, Aysever'in de aynı tonda "O biçim konuşuyorum lan." sözleriyle karşılık verdiğini iddia etmişti.

Büyük yankı uyandıran bu iddiayı yalanlamak için CHP yönetimi yanı sıra Roma ve Paris’te İBB imkanlarıyla ağırlanan Yenikapı beslemeleri de çok büyük çaba göstermişlerdi.

Mahmut Övür ısrarla iddiasının arkasında durarak Enver Aysever'in bir süre sonra (muhtemelen geri adım atmasını sağlamak için) kendisini ziyarete gelen CHP Genel Başkanı Özgür Özel'e de "Mesele parti meselesi değil, ülke ve vatan meselesi... Sen ülke gündeminden kopup siyasetini sadece hırsızları cezaevinden kurtarmaya yönelik olarak yapamazsın, bu kafayla gidersen korkarım ki senle yer değiştireceğiz..." dediğini ileri sürdü.

Zehirlenmiş sosyoloji yalanlarla tam ikna edilmişti ki Özgür, bir liderin asla yapmaması gerekten fahiş bir hata (bu kaçıncı?) yaparak, İstanbul’da Çekmeköy'de düzenlediği mitingde konuyu gündeme getirdi ve "Yok efendim Silivri’de Ekrem Başkan gazeteciyi görmüş. Doğrusunu herkesten dinledik, zaten mümkün değil metrelerce öteden. Geçmiş olsun, sağ ol başkanım; bir karış yalan yazdı. Ben gittim, içeri girmiş gazeteci kardeşim, geçmiş olsun dedim, ziyaret ettim; bir karış yalan yazdı, bir kelimesi doğru değil. Şimdi bu uçak yalanından ne haysiyet cellatlıkları yaptılar." Diyerek hedef gösterdiği Mahmut Övür’ü yuhalattı.

Kendileriyle aynı mahalleden olduğunu düşündükleri Aysever’in sözleri öylesine etkili olmuştu ki bir türlü unutamadıkları için ısrarla gerçeği yazdığını söyleyen Mahmut Övür’ü yuhalatacak kadar utanç verici bir ikiyüzlülüğe imza atmaktan çekinmediler.

Sanki insanlar kimin hırsız olup olmadığına karar vermek için bunlardan izin alacaklar.

Aysever’in içlerinde derin yaralar açan sözlerini bir türlü unutamayıp ısrarla inkâr etmeleri üzerine artık sabrı taşan Enver Aysever Avukatı aracılığı ile yazılı bir açıklama yaparak, Övür'ün tüm iddialarını doğruladı.

Aysever’in avukatı Mikayil Dilbaz'ın şunları söyledi.

"Müvekkilim Sayın Enver Aysever’in vekili olarak, kendisinin bilgisi ve talimatı üzerine bu açıklamayı yapma zaruriyeti doğmuştur.

Müvekkilim; içeride Sayın Ekrem İmamoğlu hakkında “Ben hırsızın elini sıkmam ifadesini kullandığını, Ziyaret sırasında ise Sayın Özgür Özel’e hitaben "Hırsızları savunmak adına partinin tek gündemini bu konuyla meşgul ederseniz, Sayın Genel Başkan, korkarım ki yer değiştireceğiz” sözlerini açıkça ve yüz yüze söylediğini tarafıma net biçimde beyan etmiştir.

Bugün kürsüden bu beyanların inkâr edilmesi, bir kişi tartışması değil; siyasette doğruluk, tanıklık ve etik sorunudur.

Müvekkilim, içeride de dışarıda da hayatı boyunca hırsızlıkla mücadele ettiğini özellikle vurgulamaktadır.

Çünkü bugün mesele artık kişiler ya da partiler değil; ülkesini soyanlarla, ülkesini sevenlerin kavgasıdır.

Demek ki Enver Aysever; “ben hırsızların elini sıkmam” demiş?

Kime demiş?

İmamoğlu’na..

Peki kim, bu sözleri “yalan” diyerek saklamaya ve gerçeği yazan gazeteciye hakaret etmiş?

Özgür Özel.

Demek ki neymiş?

Çünkü bugün mesele “artık kişiler ya da partiler değil; ülkesini soyanlarla, ülkesini sevenlerin kavgasıymış”.

Peki ülkesini soyanlar kimmiş?

Enver Aysever açık açık yüzlerine söylüyor, anlamadınız mı?

Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir özelliği vardır ve yalancıların suratlarında patladığında Osmanlı tokadı etkisi yapar.

Gerçeğin bu kadar çarpıcı bir şekilde ortaya çıkması üzerine Mahmut Övür haklı olarak soruyor ve ekliyor.

“Şimdi geriye tek bir soru kalıyor:

Madem ben yalan yazmadım, Özgür Özel neden yalan söyledi?

Bu sorunun cevabını mahkeme salonunda arayacağım. Çünkü bazen gerçeği anlatmanın tek yolu, onu resmi kayıtlara geçirmektir.

Son bir not da kendine "solcu", "özgürlükçü", "ahlaklı" diyen bazı meslektaşlara: Bir gazetecinin hoşunuza gitmeyen bir haber yazması, onu yalancı yapmaz. Ama siz gerçeği bile bile eğip bükerseniz ne mesleğinize ne de kendinize saygınız kalır. Biraz durun. Biraz düşünün. Biraz da utanın.”

Sayın Övür; “biraz utanın” demiş ama bu kadar pervasız yalan söyleyenler asla utanmazlar.

Çünkü utanmak erdemli insanların işidir.

Yazımızı Atatürk’ün bütün yalancılara kapak olacak şu veciz sözleri ile bitirelim.

“Bu memleketin içinden ve bu memleketin evladından bazı insanların bütün gerçeklere göz yumarak kamuoyuna yanlış fikirler ve yönler göstermesi gerçekten üzüntü vericidir. Bunu yapanlar ya çevrelerini göremeyecek kadar cahil ve ahmak yahut gerçeğe değinmekten korkacak kadar alçak ruhlu kimselerdir. Her iki halde de bu gibiler, Türk milletinin yüksek kamuoyu karşısında, hiç olmazsa utanç duymalıdırlar. (Kaynak; “Vakit” ve “Cumhuriyet” Gazeteleri, 1 2 1931; Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, ATATÜRK’ÜN Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 2007, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını. s.339.)