Halkbank dosyası kapandı, işbirlikçi hainler avuçlarını yaladılar.
ABD Güney New York Bölge Mahkemesinin, ABD Adalet Bakanlığı Güney New York Bölge Savcılığı ile Halkbank'ın ceza davasının düşürülmesi için yaptığı müşterek başvuruyu onaylamasıyla 9 yıldır devam eden ceza davası sona ermiş oldu.
Halkbank'tan Kamuyu Aydınlatma Platformu'na (KAP) yapılan açıklamada; "Bankamız hakkında ABD'de yıllardır devam eden ceza davası kesin ve nihai olarak kapanmıştır. Kararın Bankamıza, yatırımcılarımıza, müşterilerimize ve çalışanlarımıza hayırlı olmasını dileriz. Ülkemiz ekonomisine 88 yıldır hizmet sunan Bankamız, faaliyetlerini geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de tüm ulusal ve uluslararası düzenlemelere uygun, güçlü, güvenilir ve kesintisiz bir şekilde sürdürecek olup hem bankacılık sektörünün hem de ülke ekonomisinin büyümesine katkı sağlamaya devam edecektir." ifadeleri kullanıldı.
Hukuki sürecin Banka açısından herhangi bir adli veya idari yaptırım olmadan tamamlandığını belirten Genel Müdür Recep Süleyman Özdil, "Titizlikle yürüttüğümüz sürecin olumlu şekilde tamamlanması, ulusal ve uluslararası finansal düzenlemeler doğrultusunda oluşturduğumuz hassas uyum politikalarımızı, şeffaflık ve güven esaslı bütünleşik yaklaşımımızı bir kez daha teyit etmiştir. Bu karar, faaliyetlerimize daha öngörülebilir ve daha yüksek bir motivasyonla odaklanmamıza imkân sağlayacaktır." diye konuştu.
Böylece başta besleme Fetöcüler olmak üzere ihanet şebekelerinin Halbank’a çok ağır bir para cezası verileceği ve Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulanacağı beklentileri suya düşmüş oldu.
Oysa nasıl da umutlu manşetler atıp, sosyal medyanın karanlık labirentlerinde kendilerinden emin paylaşımlar yapmışlardı.
“Halkbank sırları FBI dosyasında”,
“Erdoğan’ın uykularını kaçıran dava”,
“Korkunç sonuçlar doğurabilir”,
“Uluslararası utanç”
“Ceza yolda, batıyoruz”
“Türkiye bu ağır yükü kaldıramaz” diyerek neredeyse zil takıp oynayacaklardı.
İran yaptırımlarını delme, kara para aklama, bankacılık dolandırıcılığı diyerek ballandırdıkları iddiaların dönüp dolaşıp Erdoğan’ı vuracağını düşünüyorlardı.
FETÖ firarileri, ABD yargı kurumlarının yürüttüğü soruşturmaları ve yargılamaları destekleyerek, sürecin bir "yolsuzluk ve yaptırım delme" vakası olduğunu savundular.
Türkiye Cumhuriyeti devletini, hükûmeti ve banka yöneticilerini suçladılar.
Davanın; Türkiye'de 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde başlatılan soruşturmaların ABD'deki uzantısı ve meşru bir hukuki süreç olduğu iddialarını güçlendirmek için çok güvendikleri ABD makamlarına ve mahkemelerine ifade verdiler, kurgu belgeler sundular.
17-25 Aralık kumpasının tetikçisi Mali Şubede görevli komiser yardımcısı Hüseyin Korkmaz Türkiye’den kaçarken çaldığı bavul dolusu belge ve hukuksuz dinleme kayıtlarını teslim ettiği FBI’dan ödül olarak aldığı 50 bin dolar karşılığında tanıklık(!) yaptı.
Türkiye'nin İran'a yönelik uluslararası ekonomik yaptırımları Halkbank aracılığıyla sistematik olarak deldiğini ve üst düzey devlet ile banka yöneticilerinin bu organizasyonun merkezinde olduğunu ileri sürerek, tarafsız ve bağımsız olduğunu iddia ettikleri ABD yargısının mahkûmiyet kararlarını desteklediler.
Besledikleri adamları aracılığı ile ikna ettiklerini zannettikleri ABD mahkemelerinin beklentilerine uygun bir karar vereceği inancıyla ihanet adına ellerinden gelen ne varsa yaptılar.
Aradan tam 9 yıl geçti ancak bekledikleri iyi(!) haber bir türlü gelmedi.
ABD Adalet Bakanlığı mahkemeye davayı düşürme talebini sundu, Hâkim Richard Berman onayladı. Dosya kesin ve nihai olarak kapandı.
Dosyayı onaylayan Hâkim Richard Berman’ın Fetö ile yakın ilişkisi bulunmasına ve Fetö mensuplarının kendisinden büyük beklentilerine rağmen ABD Adalet Bakanlığı’nın davayı düşürme talebini onaylamak zorunda kalması Türkiye’nin gücü ve haklılığı karşısında direnemediğini gösteriyor.
Böylece satılık ve kiralık beslemelerin başrolünü oynadıkları Türkiye’ye bir yabancı ülke mahkemesinde diz çöktürme hayalleri hüsranla sonuçlandı.
Elbette bunda 15 Temmuz’da içindeki hainleri tasfiye ederek yeni bir rota çizen ve jeopolitik gücü artan Türkiye’nin güçlü liderliğinin ve konuyla ilgili ısrarlı takibinin önemli rolü vardır.
Bu güçlü liderlik süreci çok iyi yönetti hem ülkemizin hem de Halk bankasının itibarını kurtardı.
Halkbank dimdik ayakta ama ABD’deki mahkemeden ceza ve yaptırım beklentisiyle ellerini ovuşturanlar şimdi avuçlarını yalıyorlar.
Sadece Halkbank davası değil Fetöcü hainler bir darbe de New York Eyalet Kings Yüksek Mahkemesinden yediler.
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından ABD'de açılan alacak davasında
New York Eyaleti Kings Yüksek Mahkemesi, 1 Haziran 2026 tarihli kararıyla FETÖ/PDY ile iltisaklı Brooklyn Amity School'un kredi borcunu faiziyle birlikte ödemesine hükmetti.
Bank Asya tarafından 2011 yılında okul binası alımı ve tadilat çalışmaları için kullandırılan toplam 15,5 milyon dolarlık kredi bankacılık sektöründe ender rastlanan şekilde 19 yıl vadeli ve 4 yıl geri ödemesiz olarak tahsis edilmişti.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından kredi ödemelerini durduran okul yönetimi, Bank Asya'nın iflasının siyasi nedenlerle gerçekleştiğini ileri sürerek kredi geri ödeme yükümlülüğünün ortadan kalktığının iddia etmişti. Eyaleti Kings Yüksek Mahkemesi, 1 Haziran 2026 tarihli kararında bu iddiaları esastan reddetti ve alacağın faizleriyle birlikte tahsil edilmesine karar verdi.
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin ve Türkiye’de çok şeyin değiştiğinin farkına varamayarak dış güçlerden medet ummaya devam eden ibrikçi besleme/ahmaklar bu kafada giderseler benzer hayal kırıklıklarını yaşamaya devam edecekler.
****
ABD Adalet Bakanlığı ve New York Güney Bölgesi Savcılığının, 19 Mart 2016’da Reza Zarrab’ın Miami’de gözaltına alındığını duyurduğu açıklamasında Zarrab ile birlikte iki İran vatandaşı, İran’a yönelik Amerikan yaptırımlarını delmek, para aklamak ve bankacılık sistemi üzerinden yasaklı işlemler yürütmekle suçlanıyordu.
Eylül 2017’de dosyaya eklenen eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Halkbank’ın eski Genel Müdürü Süleyman Aslan, bankanın uluslararası operasyonlardan sorumlu eski genel müdür yardımcısı Levent Balkan komplonun ortakları olarak tanımlandı.
İddianamede, 2012-2013’te Zarrab, Çağlayan’a bu altın ticareti düzeninin uygulanmasına verdiği destek karşılığında ABD doları, euro ve Türk Lirası cinsinden nakit ödemelerin yanı sıra lüks saat ve diğer eşyalarla en az 70 milyon dolar civarında rüşvet verdiği iddia edildi.
Davada hainleri umutlandıran gelişme, Reza Zarrab’ın suçlamaları reddeden bir sanık konumundan çıkıp savcılıkla iş birliği yapan bir tanığa dönüşmesi oldu.
Zarrab’ın kabul ettiği yedi ayrı suçlama arasında ABD’yi dolandırma komplosu, İran yaptırımlarını ihlal komplosu, banka dolandırıcılığı ve kara para aklama gibi suçlamalar ve cezaevinde rüşvet verdiği itirafı da vardı.
Dava devam ederken Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın Mart 2017’de gittiği New York’ta gözaltına alındı.
Atilla’nın tutuklanmasıyla, ABD savcılığı yaptırım delme planının sadece bir iş insanı ağı değil, kamu bankası içindeki karar mekanizmalarıyla da ilişkili olduğunu göstermeye çalışırken, Türkiye’de dava doğrudan devletle ilişkilendirilen bir başlığa dönüştü.
17 Aralık sonrası tüm belge ve bilgileri yurt dışına çıkaran FETÖ üyeleri bunları ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve dolaylı ilişki içerisinde oldukları New York Güney Bölgesi Eski Savcısı Preet Bharara’ya ulaştırdılar.
Bharara’nın bu göreve gelmesini sağlayan eski patronu Demokrat Senatör Chuck Schumer’e FETÖ bağlantılı kuruluş ve kişiler yüklü miktarda maaş ödüyordu.
Schumer de bu ödemelerin hakkını vererek, sık sık FETÖ’nün Washington’daki çatı kuruluşu olan Türk-Amerikan İttifakı (TAA) toplantılarında yer alıyordu.
17 Aralık sonrasında FETÖ bağlantılı Yüksel-Karkın-Küçük Avukatlık Bürosu tarafından düzenlenen bir uluslararası sempozyuma katılan Hâkim Richard Berman burada yaptığı konuşmada 17 Aralık sürecinin yarıda bırakılmasını eleştirmişti. Sempozyum sırasında FETÖ ile ilişkili Cihan Haber Ajansı’na konuşan Berman dönemin başbakanı Erdoğan’ı Anayasa’ya saygı duymamakla suçlarken 17 Aralık sonrası hükümetin yaptığı müdahaleyi “oyun devam ederken kuralların değiştirilmesi” olarak nitelemişti.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Halkbank davası FETÖ ile iş birliği içinde olan senatör, savcı ve hakimlerin inisiyatifleriyle açılmıştı ve 17-25 Aralık sürecinde Türkiye’de yapamadıkları operasyonun ABD eliyle gerçekleştirilmesi amaçlanıyordu.
Dava ile hem ülke hem Halkbank itibarsızlaştırılacak ve hem de kara para aklama, bankacılık dolandırıcılığı suçlamasının bedelini Tayyip Erdoğan’a ödetilerek bir taşla iki kuş vuracaklardı.
Hakan Atilla Zarrab’la birlikte İran yaptırımlarını delmek için Amerikan finans sistemini kullanan işlemleri gizlediği suçlamasıyla 32 ay hapis cezasına çarptırıldı.
28 ay tutuklu kalan Atilla 2019’da tahliye edilerek Türkiye’ye döndü.
Davanın kesin olarak kapanmasının ardından Hakan Atilla ODA TV’ye yaptığı açıklamada; "Dava zaten kanıtlara değil siyasi bahanelere dayanıyordu. Zarrab'ın kendi başına kurguladığı eylemlerdi Halkbank ile hiçbir alakası yoktu" dedi. Hakan Atilla karar ile Türkiye'ye atılan çamurun kalktığını ve kendisinin haksız yere hapis yattığının tescillendiğini belirtti. Davanın FETÖ, FBI ve bazı Yahudi çıkar örgütleri tarafından kurgulandığını belirterek "Dava bazı Yahudi çıkar örgütleri FBI ve FETÖ tarafından organize edildi. Birbirlerine ödül dahi verdiler o zaman. Bu davanın bu şekilde sonuçlanması ABD ve Türkiye'nin lehine" ifadelerini kullandı.
Dava ile ilgili karar metninde, davanın devam etmesinin uluslararası hukuk ilkeleriyle bağdaşmadığı ve bankanın ticari faaliyetlerinin "kamusal hizmet" niteliği taşıdığı vurgulandı. Türkiye’nin hukuk ekibi, davanın en başından beri FETÖ unsurları tarafından manipüle edildiğini, sahte belgelerin FBI ve ABD savcılarına servis edilerek Türkiye’nin finansal sistemine darbe vurulmak istendiğini mahkeme kayıtlarına geçirmişti.
Halkbank tarafından yapılan resmî açıklamada, "Adalet yerini bulmuştur. Bankamızın ve ülkemizin itibarını hedef alan bu siyasi kumpas, hukuk duvarına çarpmıştır" ifadeleri kullanıldı. Davanın düşmesiyle birlikte, Halkbank üzerindeki olası milyarlarca dolarlık ceza riski ve uluslararası finans piyasalarındaki kısıtlama tehditleri de tamamen ortadan kalktı.
Davanın düştüğü gün, Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise bu sonucun, Türkiye’nin egemenlik haklarına yönelik saldırıların başarısızlığa uğradığının bir kanıtı olduğu belirtildi. 2026 Mart ayı itibarıyla Türkiye’nin küresel finans sistemindeki konumu bu kararla güçlenirken, ABD ile Türkiye arasındaki en büyük diplomatik kriz başlıklarından biri de tarihe karışmış oldu.
Böylece Türkiye kafalarına vura vura kazandı.
Besleme hainlere ise dertleri(!) zevk(!) edinmek kaldı.
Ne diyelim?
Allah dertlerini eksik etmesin.