Tarım arazilerini koruma iddiasıyla çıkarılan düzenlemeler, bugün sahada toprağı değil, bürokrasiyi büyüten bir sisteme dönüşmüştür. “Arazi bölünmesin, tarım güçlensin” denilerek dayatılan hisseli satış zorunluluğu, üreticinin önünü açmak yerine her adımda durduran bir pranga hâline gelmiştir. Çiftçi toprağını büyütmek isterken, kendi tarlasında misafir gibi hissettirilmektedir.
Bir üretici, yıllardır ekip biçtiği komşu tarlayı satın almak istediğinde karşısına umut değil, korku çıkmaktadır. Bölünemez büyüklük, hisseli devir, mesafe şartları, izinler ve ret ihtimalleri… Toprağı birleştirmek isteyen çiftçi, sanki parçalıyormuş gibi muamele görmektedir. Oysa niyet açıktır: Daha verimli üretim, daha güçlü bir işletme. Sistem ise bu niyeti cezalandırmaktadır.
Hisseli satış, mülkiyeti çözmek yerine kilitlemektedir. Tarla tek kişinin emeğiyle sürülür, masrafı tek kişi yapar, riskini tek kişi taşır; ama tapuda belirsizlik dolaşır. Yarın kim çıkacak, kim itiraz edecek, kim davaya gidecek belli değildir. Böyle bir belirsizlikte hangi çiftçi gönül rahatlığıyla yatırım yapabilir? Sulama kurmak, drenaj yapmak, tesviye yapmak cesaret ister; sistem bu cesareti kırmaktadır.
Sorun bununla da bitmemektedir. Bugün hissedarların arasına fiilen Tarım Müdürlüğü de girmiştir. Kâğıt üzerinde hissesi yoktur ama fiiliyatta en katı ortak gibi davranmaktadır. “Bunu alamazsın, bunu satamazsın, iki tarla arası beş kilometre olacak” denilerek masa başından çizilen sınırlar, sahadaki gerçekliği yok saymaktadır. Tarım harita üzerinde değil, tarlada yapılır. Çiftçi için mesafe kilometreyle değil, toprağı tanımasıyla, suyuna hâkim olmasıyla, makinesini götürebilmesiyle ölçülür.
Tarım Müdürlüğü’nün bu sert ve yasaklayıcı tutumu, zaten karmaşık olan hisseli yapıyı daha da içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Çiftçi artık sadece hissedarlarla değil, her adımda “izin çıkar mı, dosya takılır mı, ret gelir mi” endişesiyle de mücadele etmektedir. Bu endişe çalışma azmini kırmakta, üretim isteğini söndürmekte ve tarımı bir cesaret meselesine dönüştürmektedir.
Türkiye’nin tarımsal gerçekleri tek tip değildir. Kuru tarım yapılan dağ köyüyle sulu ova aynı kalıba sokulamaz. Bir yerde on dönüm geçindirmezken, başka bir yerde yeterli olabilir. Buna rağmen herkese aynı ölçüyü dayatan sistem, adalet değil öfke üretmektedir. Çiftçi devleti yanında değil, karşısında hissetmektedir. Bu his, tarım için zehir gibidir.
Asıl soru şudur: Toprağı gerçekten kim koruyor? Masa başında yazılan maddeler mi, yoksa sabahın ayazında tarlasına giden çiftçi mi? Toprağı yaşatan kanunlar değil, emektir. Emek sahibinin önüne duvar örerek toprağı koruyamazsınız.
Bugün hisseli satış zorunluluğu ve Tarım Müdürlüğü’nün fiilî ortak gibi davranan tutumu, iyi niyetli bir tedbir olmaktan çıkmış; üreticiyi yoran, yatırımı durduran ve tarımı sessizce boğan bir uygulamaya dönüşmüştür. Toprağı korumak istiyorsak, çiftçiyi boğarak değil, onu güçlendirerek korumak zorundayız. Aksi hâlde kâğıt üzerinde korunan topraklar, gerçekte ekilmeden, işlenmeden ve sahipsiz kalarak yok olmaya mahkûm olacaktır.
