Türkiye bugün teknolojik olarak güçlü bir devlettir. Otoyollarda araçların plakası anında okunuyor, ihlal tespit ediliyor, ceza kesiliyor ve vatandaş daha evine varmadan tebligat hazırlanıyor. İnsan hatası yok, gecikme yok, itiraz yok. Sistem hızlı, net ve kararlı çalışıyor.
Aynı şekilde Gelir İdaresi Başkanlığı taşınmaz satışlarında yapay zekâ ve mekânsal veri analizi kullanıyor. Tapu kayıtları, ilan siteleri, emsal satışlar, bölgesel fiyatlar karşılaştırılıyor. Vatandaşın beyanı düşük bulunursa vergi farkı, ceza ve faiz otomatik olarak devreye giriyor. Milimetrik bir denetim var. Fakir de, orta halli de bu sistemin içinde.
Buraya kadar anlatılanlar “devletin teknolojik kapasitesi” olarak sunuluyor. Ama asıl soru burada başlıyor.
Bu yapay zekâ neden sadece aşağıya bakıyor?
Neden memur maaşı belirlenirken devreye girmiyor?
Neden emekli aylığı hesaplanırken bu sistem yok?
Neden çiftçinin buğdayı, arpası, tohumu, gübresi gerçek maliyetler üzerinden algoritmik olarak analiz edilmiyor?
Plakayı okuyan sistem var, tapuyu okuyan sistem var, banka hareketini okuyan sistem var ama mutfağı okuyan sistem yok.
Daha çarpıcı olan şudur: Türkiye’de yaklaşık 90 milyon insanın geliri, harcaması, beyanı, işlemi dijital olarak izlenirken bu yapay zekâ neden büyük sermayeye gelince ortadan kayboluyor?
Zincir marketler aynı ürüne aynı gün içinde defalarca zam yapıyor. Bu zamların ne maliyetle, ne kurla, ne de arz-talep dengesiyle izahı var. Raflar birbiriyle senkronize çalışıyor. Aynı ürün, farklı firmalarda aynı anda artıyor. Bu açık bir eş zamanlılık. Ama sistem susuyor.
Ne olağan dışı fiyat artışı alarmı var, ne kartel şüphesi üreten bir algoritma, ne de otomatik bir denetim refleksi.
Petrol fiyatı dünya piyasasında düşüyor. Brent petrol verileri açık, döviz kuru açık, vergiler açık. Buna rağmen mazot ve benzin ya düşmüyor ya da kısa süre sonra yeniden yükseliyor. Dağıtım firmaları benzer fiyatları uyguluyor. Bu tablo matematikle açıklanabilecek bir tablo. Yapay zekâ için en kolay analiz edilecek alanlardan biri.
Ama nedense petrol söz konusu olunca sistem körleşiyor.
90 milyon insanın banka hareketini izleyen dijital akıl, petrol fiyatlarındaki bu çelişkiyi görmüyor. Market rafındaki senkronize zamları fark etmiyor. Büyük sermayenin eş zamanlı hareketlerini “olağan” kabul ediyor.
Ama iş vatandaşa gelince sistem bir anda uyanıyor.
Bir emeklinin küçük bir ek geliri anında tespit ediliyor.
Bir çiftçinin cüzi satışı mercek altına alınıyor.
Bir vatandaşın tapu beyanı saniyeler içinde riskli ilan ediliyor.
10 gözle değil, 100 gözle değil, adeta binbir gözle denetim yapılıyor.
Demek ki sorun teknoloji değil.
Demek ki sorun veri değil.
Sorun kimin denetlendiği.
Yukarıya bakmayan, sadece aşağıya bakan bir sistem adil olamaz. Büyük paraya karşı susan, küçük gelire karşı saldırganlaşan bir düzen ne sosyal devlettir ne de hukuk devletidir.
Bu tabloyu gündeme getirmesi gereken yapılar da suskun. Ziraat odaları, sendikalar, sivil toplum kuruluşları çiftçinin, memurun, emeklinin gerçek sorunlarıyla değil aidat artışlarıyla meşgul. Üye fakirleşirken ses çıkarmayanlar, kesinti söz konusu olunca son derece hızlı davranıyor.
Bütün bunlar açık bir gerçeği gösteriyor.
Yapay zekâ zengine gelince uykuya yatıyorsa, fakire gelince anında uyanıyorsa orada sistem vardır ama adalet yoktur.
Devletin dijital gözü en zayıfa değil, en güçlüye çevrilmelidir. Çünkü gerçek adalet yukarıdan aşağıya kurulur.
Aksi hâlde 90 milyonu denetleyen bu teknoloji, bir avuç kartelin karşısında körleşmiş bir araca dönüşür. Ve körleşmiş bir sistem ne kadar gelişmiş olursa olsun toplumda güven değil, biriken bir öfke üretir.