Bir vatandaş bir imza için masanın önünde çözüm beklerken, sigara molasına çıkan, çay molası veren, saatlerce dedikodu yapan bir memurla karşılaşıyorsa orada devlet işlemez, zaman çürütülür. Vatandaş ayakta beklerken koltuğundan kalkmayan, işi ağırdan alan, “yarın gel” cümlesini alışkanlık hâline getiren anlayış memurluk değildir. Kendini vatandaşın tepesinde gören, masayı siper, yetkiyi silah gibi kullanan zihniyet ne kamu hizmeti üretir ne de saygıyı hak eder.

Devlet, insanı yormak için değil, işini görmek için vardır. Bir iş sahibinin aylarca bekletilmesi, azar işitmesi, küçümsenmesi prosedürle açıklanamaz. Bu, hantallaşmış ve kendini dokunulmaz zanneden bürokrasinin sonucudur. Aynı evrak birine hızla yapılırken diğerine keyfî şekilde geciktiriliyorsa, orada adalet yoktur. Kayırma vardır. Kayırma ise sadece bir kişiye yapılan iyilik değil, başkasının hakkını gasptır. Kayırmanın olduğu yerde liyakat ölür, emek değersizleşir, devletin itibarı sessizce aşınır.

Yönetici olmak, imza atmak değildir. Yönetici olmak, yetkinin emanet olduğunu bilmektir. Yetki kibir üretmez, sorumluluk doğurur. Vatandaşın işini zorlaştıran, “ben istersem olur” diliyle konuşan, insanları kapı kapı dolaştıran herkes, devleti temsil etmeyi hak etmiyor demektir. Çünkü devlet büyüklüğünü sertlikten değil, adaletten alır. Yetkisini keyfî kullanan her yönetici sistemi ağırlaştırır, toplumu yorar.

Memur ise devletin yüzüdür. Vatandaş devleti onun bakışında, ses tonunda ve tavrında görür. Masanın arkasında oturmak üstünlük vermez. Vatandaşı terslemek, bekletmek, işini savsaklamak, ima yoluyla baskı kurmak açık bir görev ihlalidir. İyi muamele bir lütuf değildir. Bu, maaşın karşılığıdır. Devlet adına oturulan o masada vatandaşın zamanı da onuru da emanettir.

Üstelik bu gerçeğin çok temel bir tarafı daha vardır. Devletin bütün imkânlarından yararlanan, bu imkânlar sayesinde 80 milyon insanın ulaşamayacağı bir hayat standardına sahip olan, lüks kamu binalarında kışın sıcak yazın serin ortamda çalışan, gittiği her yerde devlet sayesinde itibar gören bir kişinin şunu unutmaması gerekir. Bütün bunlar o masanın önünde bekleyen milletin vergileriyle sağlanmaktadır. O milletin hizmetini yapmak bir yük değil, bir şereftir. Vatandaşı güler yüzle karşılamak bir mecburiyet olduğu kadar bir minnet borcudur. Bu hizmet, sadece kanunen değil, Allah katında da değerli ve kul hakkına riayet edildiği sürece kabul gören bir ibadettir.

Rüşvet ise bu çürümenin en karanlık noktasıdır. Rüşvet sadece elden alınan para değildir. Hak olan bir işi geciktirmek, zorlaştırmak, karşılığında menfaat beklentisi oluşturmak da rüşvettir. Hediye adı altında sağlanan çıkar da rüşvettir. Hukuk bu konuda nettir. Rüşvet alan da veren de suçludur ve bunun yaptırımı ağırdır. Ancak mesele sadece mahkeme salonuyla sınırlı değildir.

Çünkü yetki sahibi olmak aynı zamanda ahiret sorumluluğudur. Vatandaşına kötü davranan, iş sahibini hor gören, hakkı bilerek geciktiren, keyfine göre işlem yapan kişi kul hakkına girer. Kul hakkı en ağır yüktür. Affı kolay değildir. Tövbe ile silinmez. Hakkı yenen kişinin rızası olmadan bu yük kalkmaz. Mahşer günü makamlar konuşmaz, unvanlar susar. Orada sadece yapılan muamele konuşur.

Hantal bürokrasi devletin kaderi değildir. Bu, tercih edilen bir iş yapma biçimidir. İstenirse hızlanır, istenirse düzelir. Ama bunun için önce şu kabul edilmelidir. Vatandaşı yoran sistem güçlü değildir. Güçlü devlet, işini adil, hızlı ve saygılı yapan devlettir. Bir imza için insanı süründüren anlayış devlet üretmez, engel üretir.

Son söz şudur. Yönetici ve memur olmak ayrıcalık değil, emanettir. Kayırma hukuki suçtur. Rüşvet hem dünyada hem ahirette felakettir. Vatandaşına ve iş sahibine iyi davranmayan kişi sadece insanları değil, devleti de yıpratır. Adalet ve iyi muamele ise en büyük reformdur. Çünkü devletin itibarı, vatandaşa gösterilen saygıyla ölçülür.