Ordumuz “Biz varsak tereddüt susar kararlılık konuşur” diyor.
Gerisini “sıra Türkiye’de” diyen şebekler ve işbirlikçileri düşünsün.
Etrafımız ateş çemberi iken bir huzur adası olan ülkemizde gece huzur içinde uyuyabiliyorsak bunu devletimizin/ordumuzun gücüne borçluyuz.
Yanağından makas alınıp ayar verilen, ABD’nin “bizim çocuklar dediği” beslemeleri aracılığı ile her on yılda bir darbe yapılan, muhtıra verilen ve terörle diz çöktürülen menüdeki Türkiye’den; güvenilir, kriz çözen ve bileğinin gücüyle oturduğu masada sözüne itibar edilen bir Türkiye’ye geçiş kola olmadı elbette.
Bu hükümet dünyanın en doğru işini bile yapsa bizim bu hükümeti alkışlayacak halimiz yok. diyecek kadar hazımsız; Fetö’nün düzmece tapelerinden iktidar değişikliği umacak kadar acımasız; depremden, yangından selden medet umacak kadar sorumsuz; yabancı ülkelere hükümeti şikayet ederek müdahale edilmesini isteyecek kadar gayrı milli; asrın felaketi sonra depremzedelere teslim edilen 450 bin evi beğenmeyip kendi belediyelerinin yaptığı 200 çöp konteynırı, bir minibüs, bir temizlik aracı ve bir daire fiyatının onda biri bile etmeyen kilit taşı bağışıyla öğünecek kadar sulu ve ciddiyetsiz bir muhalefete rağmen gelinen noktayı küçüksemek en hafif tabirle nankörlüktür.
Yerli ve milli şair, yazar, düşünür Atilla İlhan’ın; ülkenin kültürel ve siyasi meselelerinde Batı'nın manevi ajanlığını yaptığını düşündüğü aydın kesimini hedef alarak söylediği bu ülke nüfusunun yüzde onluk bir hain kontenjanı vardır gerçeğini de unutmuyoruz elbette.
****
ABD’nin demokrasi ve özgürlük getirmek vaadine kanan işbirlikçilerinin desteğiyle müdahale ettikleri Irak ve Libya daha kendisini toparlayamadı.
Saddam ve Kaddafi’yi diktatör olarak itibarsızlaştırdılar işkence ile öldürttüler ama en az onlar kadar diktatör olan Beşar Esed’e dokunmadılar.
Çünkü diktatörler kendileri ile işbirliği yaparsa bundan bir sorun yoktu.
İşbirlikçi diktatörler otomatikman demokrat oluyorlardı.
Yüzbinlerce vatandaşını en ağır işkencelerle katleden ve ülkelerini terk etmek zorunda bırakan katil Esed, ABD/İsrail için bulunmaz Hint kumaşıydı.
Bir yandan üs verdiği Rusya’ya sırtını yaslayarak kendisini garantiye aldığını düşünüyor, diğer yandan da petrol zengini bölgelerin PYD/YPG tarafından işgal edilmesine göz yumarak ABD/İsrail’e şirinlik yapıyordu.
Suriye resmen olmasa da fiilen dörde bölünmüştü.
Güney sınırımızda ABD/İsrail’e hizmet edecek ve onların güvenliği için aparat olarak kullanılacak bir garson devlet planları adım adım hayata geçirilecekti.
Süreç içinde PYD/YPG terör örgütünün adı SDG (Suriye Demokratik güçleri) olarak değiştirilerek akılları sıra terör örgütüne destek vermemiş oluyorlardı..
İktidarda kalma uğruna bu bölüşüme ses çıkartmayan, esasen çıkartacak gücü de olmayan Esed ana muhalefet tarafından muhatap alınarak işbirliği yapılması istenecek kadar itibar görüyordu.
Katil de olsa vatandaşına karşı kimyasal silah ta kullansa sekülerdi.
Ve seküler olunca da sütten çıkmış ak kaşık gibi oluyordu.
Ana muhalefet güneyimizde başkası olacağına PYD/YPG olsun diyor yandaşları olan sivil ve askeri emekli uzmanlar PYD/YPG’nin bir terör örgütü olmadığını iddia ediyorlardı.
Ancak bütün bu planlar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra asli görevine dönen ordunun ve devletin kararlı tutumu ve terörle mücadelede terör örgütünü bulunduğu yerde imha etme stratejisi ile birer birer bozulmaya başlandı.
Fırat kalkanı, İdlib, Zeytindalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı operasyonları ile terör örgütü bulunduğu bölgelerden çıkartılarak sahiplerine teslim edildi.
Bu operasyonlar Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için yapılmasına rağmen seküler Esed Türkiye’nin topraklarını işgal ettiğini iddia ederken içimizdeki destekçileri de bizim Suriye’de ne işimiz var diyerek, operasyonların derhal durdurulmasını istiyorlardı.
PYD/YPG’nin maşalığının yapanlar bir adım daha öne çıkarak Türk Ordusunun Suriye’de sivilleri katlettiği yalanını söylerlerken, iftirada sınır tanımayan müptezeller, ordumuzun kimyasal silah kullandığı iftirasını atacak kadar alçalabiliyorlardı.
Sınır ve ülke güvenliği için ne kadar gerekli olduğu zamanla çok daha iyi anlaşılan bu operasyonların/harekatların hukuki dayanağı olan Tezkerelere Mecliste hayır oyu verenlerin dertlerinin Türkiye’nin huzur ve güvenliği olmadığı, terör örgütü olarak görmedikleri PYD/YPG’nin siyasal uzantısı ile seçimden seçime kurdukları siyasal çıkara dayalı ittifaklarının bozulması olduğu anlaşılıyor.
Sözü fazla uzatmayalım.
Bugünleri dünden gören devlet aklı sayesinde terörsüz Türkiye hamlesi ile yapılan mücadele taçlandırılarak gelecek için umut veren bir aşamaya geçildi.
Temel hedefi iç cephe güçlendirilerek dışarıdan gelebilecek tehdit ve tehlikelere karşı daha etkin mücadele etmek ve terörle mücadele için harcanan kaynakların ülke refahı için kullanılmasını sağlamak olan terörsüz Türkiye hamlesi kapsamında kurucusu Öcalan’ın talimatıyla silah bırakan PKK terör örgütü lağvedildi.
Sonrasında TBMM’de kurulan komisyon çalışmalarını tamamlayarak raporunu yazdı ve sıra yasal düzenlemelere geldi.
Suriye’nin özgürleştirilmesiyle güneyimizde kendilerine hizmet edecek bir terör devleti kurma hayalleri suya düşen İsrail saldırgan tutumunu daha da arttırarak bölgede gerilimin fitilini ateşlerken ikna ettiği ABD ile birlikte İran’a saldırdı.
Geçtiğimiz yıl 12 gün süren ilk savaşta ABD fiilen saldırıya katılmadı ama silah, mühimmat ve istihbarat desteği hep yanlarındaydı.
İran’ın üst düzey komutanlarını elleriyle koymuş gibi bularak öldüren İsrail bu kez ABD ile birlikte başlattıkları saldırılarda İran’ın dini Lideri Ali Hamaney ile birlikte Genel Kurmay Başkanı da dahil olmak üzere yine üst düzen komutanları nokta atışla öldürerek İran’a ağır bir darbe vurdu.
İran başka ülkelerin içişlerine burnunu sokmak, vekil güçlerle iktidarlara ortak olmak ve mezhepçilik yapmak yerine istihbarat yapılanmasına özen göstermiş olsaydı bugün içinde bulunduğu zor durumda olmazdı.
Günümüzde istihbaratın ne kadar önemli olduğu İran örneği ile bir kez daha görüldü.
MİT tamamen ülke çıkarlarına hizmet eder hale getirilmeseydi yurt içinde ve yurt dışında başarılı operasyonlar yapabilir, nokta atışlarla terör örgütünün tepe yöneticileri birer bir ortadan kaldırılabilir miydi?
Hepsinden önemlisi terör örgütü silah bırakacak hale getirilebilir miydi?
MİT’in bu yeteneğe kavuşması ve operasyon yetkilerinin arttırılması için yasal düzenlemeler yapılırken kimlerin engellemeye kalktığına bakarsanız içimizdeki işbirlikçi hainlerin kimler olduklarını görürsünüz.
Daha düne kadar ülkemize parmak sallayan ve birilerinin beş dakikalık randevu koparmak için kapılarında nöbet tuttuğu ülkeler bile bugün artık Ankara ile işbirliği mesajları verecek hale gelmiş iseler bunun nedeni, tutarlı, kararlı, ilkeli ve sözüne güvenilir bir ülke olmamızdan kaynaklanıyor.
İçeriden ve dışarıdan yapılan tüm engellemelere rağmen savunma sanayiindeki yerli üretim oranın yüzde 83’e ulaşması, özellikle İHA, SİHA üretiminde dünya lideri haline gelmemiz ve yanı sıra milli muharip uçağımız olan KAAN’ın seri üretime geçmesi için gün sayması, insansız savaş uçağı Kızılelma’nın girdiği bütün testleri başarıyla tamamlayarak gökyüzünde gururla görev yapmasına çok az bir zaman kalması, milli tankımız olan Altay’ın Almanya’nın motor vermeyerek engelleme çabalarına rağmen onlarınkinden çok daha üstün teknoloji ile üretilmeye başlanması, TCG ANADOLU’nun dünyada İHA inip kalkan ilk gemi olması, yerli ve milli deniz muharebe araçları, sinyal bozucular, zırhlılar ve akla gelen tüm savunma ürünleri ile birlikte yerli ve milli hava savunma sisteminin faaliyete geçmesi ile birlikte Türkiye artık kendi göbeğini kendi kesecek hale geldi.
Bu gerçeği görmek ya da kabullenmek istemeyenler İsrail ve Yunan medyasında her gün yer alan Türk Savunma sanayiinin kendileri açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu iddia ettikleri haber, yorum ve analizleri okuyabilirler.
Takdir etmeseler bile en azından gece rahat uyku uyuyabilirler.
Ülkemiz sadece üretmekle kalmadı, dost ve kardeş ülkelere savunma sanayii ürünlerini satarak ciddi bir gelir de elde etti.
Savunma ve havacılık sanayii, 2025 yılında yaklaşık 10.56 milyar dolar ihracat ile Türkiye'nin toplam ihracatının yaklaşık %3,7'sini oluşturdu.
Sektör, yüksek katma değerli ürünlerle 2026 yılına da hızlı başlayarak ilk iki ayda 1,1 milyar doların üzerinde ihracat gerçekleştirerek küresel ölçekte 11. sıraya yükseldi.
Bu açık gerçeğe rağmen ülkesinin gücünden haberi olmayan Özgür Özel ülkenin uçağı, roketi olmadığı, ABD korkusundan S 400‘lerin hangardan çıkartılamadığı masallarını anlatarak toksik sosyolojiyi mutlu etmeye çalışıyor.
Hani balıkları ürküttüğü için denemesi durdurulsun dedikleri roketler var ya!..
İşte onları almak için dünya ülkeleri sıraya giriyor.
Eğitim Uçağı Hürkuş İspanya’ya ihraç ediliyor.
Almanya’nın motor vermeyerek üretimini geciktirdiği Altay tankı seri üretime başylayarak ordumuza teslim edildi onu da almak için sıraya girdiler.
Almanya’nın siyasal nedenlere yıllarca satışını engellediği İngiltere, İtalya ve İspanya ile birlikte ürettikleri 20 Eurofighter Typhoon’un alınması için sözleşme imzalanırken Katar ve Umman'dan temin edilecek 24 Eurofighter Typhoon’la birlikte 44 uçak Hava Kuvvetleri envanterine girmiş olacak.
Bu nasıl gayri milli bir muhalefet anlayışıdır ki etrafımız ateş çemberi ve Türk savunma sanayii ürünleri kapış kapış giderken Özgür Özel “Türkiye’nin füzesi yok. Türkiye’nin hava savunma sistemi yok. Türkiye’nin savaş uçağı yok.” Diyerek düşmanlarımızın yüreklerine su serpebiliyor.
Kendisi belediye başkanına küfür ve hakaret etmekten, mezar başında rakı içmekten, özeleştiri yapan partilileri ihraç etmekten, haftada bir Silivri’de tekmil vermekten, rüşvetçi, zimmetçi belediye başkanlarını savunmaktan araştırmaya vakit bulamamış olabilir ama merak etmesin Türkiye’nin füzesi de uçağı da hava savunma sistemi de var.
Füzelerimiz balıkları bile ürkütmeden hedefi tam isabetle vuracak menzil ve güçte.
Bu memlekette olmayan şey yerli ve milli muhalefet.
Son yıllarda büyük bir atılım göstererek yerli ve milli oranını yüzde 83 lere çıkartan savunma sanayiinin başarıları ve kapasitesi, beş dakika randevu kopartmak için kapılarında yattıkları ülke medyası tarafından da ifade edilmesine rağmen ucuz muhalefet yapmak uğruna Türkiye’nin uçağının, roketinin olmadığını söyleyerek aciz bir tablo çizmek aslında kendi acizliklerinin ve hazımsızlıklarının dışa vurumundan başka bir anlam taşımamaktadır.
Türk Havacılık ve Uzay Sanayii'nin (TUSAŞ) Endonezya'da düzenlenen INDO Defence 2025 fuarında Türkiye tarafından tasarlanan ve üretilen milli muharip uçak KAAN'ın Endonezya'ya 48 adet satışına yönelik anlaşmanın sağlandığını duyurmasının ardından dünya genelinde medya kuruluşları, bu uluslararası alandaki stratejik başarıyı haberleştirdiler.
En stratejik başarısı heykel yapmak olan zihniyetin ufkunu açmak için (ne kadar etkili olur bilmiyorum) bunlardan bazılarını hatırlatalım.
Associated Press (AP), "Türkiye, milli üretim savaş uçaklarından 48 adedini Endonezya'ya ihraç edecek" başlığıyla verdiği haberde, Türkiye'nin ilk yerli beşinci nesil savaş uçağı olan KAAN'ın, ilk uçuşunu 2024'te başarıyla tamamladığı belirtildi.
Çin merkezli Xinhua Ajansı, "Türkiye, yeni bir anlaşmayla 48 adet savaş uçağını Endonezya'ya ihraç ediyor" başlığıyla yayımladığı haberde "Türkiye'nin en büyük savunma ve havacılık şirketlerinden biri olan Türk Havacılık ve Uzay Sanayii, ülkenin ilk milli savaş uçağı olan KAAN'ı tasarladı, geliştirdi ve üretti." ifadesine yer verildi.
Japonya merkezli Nikkei Asia gazetesi, "Erdoğan, Türkiye'nin Endonezya'ya 48 yerli üretim savaş uçağı ihraç edeceğini söyledi" başlığını attı.
Havacılık alanında haber yapan Belçika merkezli Aviation24 internet sitesi, Türkiye-Endonezya arasında milli imkanlarla tasarlanan, geliştirilen ve üretilen muharip uçak KAAN anlaşmasını "dönüm noktası niteliğinde" bir anlaşma olarak başlığa taşıdı.
Haberde, anlaşmanın 48 adet KAAN 5. nesil savaş uçağı yanı sıra Türkiye'den Endonezya'ya hava alanında teknoloji transferini de kapsayacağına ve KAAN'ın yapay zekâ destekli aviyoniklere sahip olmasına dikkat çekildi.
İtalyan ANSA ajansı da "Türkiye, Endonezya'ya 48 adet Kaan savaş uçağı ihraç edecek" başlığıyla verdiği haberinde, "Türkiye, Türk havacılık şirketi TAI ile İngiliz BAE Systems iş birliğiyle tasarlanan çift motorlu, beşinci nesil çok amaçlı savaş uçağı olan 48 Kaan savaş uçağını Endonezya'ya üretecek ve ihraç edecek." ifadesi yer aldı.
Almanya'daki flugrevue.de adlı internet sayfasının "Türkiye için tüm zamanların en büyük ihracat siparişi" başlığıyla verdiği haberde, Endonezya'nın Türkiye'den 48 Kaan savaş uçağı sipariş ettiği, 12 uçak için de opsiyonun bulunduğu belirtildi.
Sözleşmenin değerinin 10 milyar dolardan fazla olduğunun ifade edildiğine değinilen haberde, tüm 48 uçağın TF35000 motorlarıyla 2034'e kadar teslim edileceğinin bildirildiği aktarıldı.
Defence-Network adlı savunma haberleri yapan internet sayfasındaki haberde, "Endonezya'ya 48 Kaan savaş uçağı satışı. Türkiye milyar avroluk sözleşme" başlığı kullanıldı.
Haberde, Endonezya ile planlanan 48 adet KAAN savaş uçağı satışının, Türk savunma sanayisi için bir kilometre taşı olduğu vurgulanarak "Eğer 10 milyar dolarlık anlaşma gerçekleşir ve Endonezya ödemeyi yaparsa, bu sadece Türk Havacılık ve Uzay Sanayii için ekonomik bir atılım değil, aynı zamanda diğer ülkelere de 'Türkiye küresel savunma pazarına yerini almıştır' sinyali verecektir." değerlendirmesinde bulunuldu.
Fransız Boursorama sitesi Türkiye’nin Endonezya ile “tarihi” bir anlaşmaya vardığını yazdı. Bu anlaşmanın Türk savunma sanayi tarihindeki en önemli anlaşma olduğu vurgusu yapılan haberde, muharip uçak KAAN’ın ilk uçuşunu gerçekleştirmesinden yaklaşık 1 yıl sonra uluslararası satışının gerçekleştiği ifade edildi.
Bloomberg UK, Türkiye ile Endonezya arasındaki anlaşmaya ilişkin, "Türkiye, askerî açıdan rekor olan anlaşmaya göre gelecek 10 yıl içinde Endonezya'ya 48 savaş uçağı satacak. Türkiye'nin hala geliştirdiği beşinci nesil KAAN uçakları için yapılan anlaşma, Türkiye'nin yerli ve milli savunma sanayisindeki kabiliyeti ve gelişiminin bir göstergesi." yorumunu yaptı.
"Defence Procurement International" adlı sektörel savunma haber sitesi ise anlaşmaya, "Bugünün bilinmesi gereken haberleri" başlığı altında yer verdi.
Anlaşmanın Türkiye açısından bir rekor olduğuna değinilen haberde, "Uçakta yerli motor bulunacak. Anlaşma sadece Endonezya'ya KAAN ihracatını öngörmüyor, aynı zamanda havacılık alanında Endonezya'ya teknoloji transferini de kapsıyor. İki ülke bu anlaşmayla bilgi paylaşımı ve yerel kapasiteyle gelişimi teşvik etmeyi de amaçlıyor." değerlendirmesi yapıldı.
Haberde, KAAN'ın yüksek manevra kabiliyeti ve düşük radar kesiti gibi gelişmiş savaş kabiliyetlerine sahip bir uçak olduğu bilgisi paylaşıldı.
İngiltere merkezli Middle East Eye haber sitesi, anlaşmanın ortak üretim ve bazı parçaların Endonezya'da üretimini de kapsadığını kaydetti.
Başka ülkelerin de KAAN almayı değerlendirdiğine işaret edilen haberde, "Cakarta yönetimi için KAAN, eski F-16 filosunun yerini almaya yardımcı olacak, Güney Kore ile KF-21 projesinde yolların ayrılmasının ardından oluşan boşluğu dolduracak. Uzmanlara, KF-21'in gerçek bir 5'inci nesil uçak olmadığını belirtirken KAAN'ın yapay zekâ entegrasyonu ve dronlarla eş güdüm içinde olma özelliğiyle bazı 6'ncı nesil yeteneklere sahip olduğunu söylüyor." ifadeleri kullanıldı.
Bunlar sadece KAAN ile ilgili olanlar.
Diğerleri hakkında da bilgi sahibi olmak isteyenler açık kaynaklarda çok daha fazlasını bulabilirler.
****
Sadece savunma sanayiindeki gelişmeler değil MİT’in yurt içi ve yurt dışı faaliyetleriyle artık CİA’nin Türkiye şubesi olmaktan çıkartılıp tam anlamıyla millileştirilmesiyle ABD ve İsrail’in yerli aparatlarının operasyon yapma yetenekleri de ortadan kaldırıldı.
Bütün bu gelişmeler olurken kimlerin “Batı ne der?”, özgürlükler kısıtlanıyor, hükümet muhbirliği teşvik ediyor gibi iftiraları atarak engel olmaya çalışanları asla unutmamalıyız.
İHA’lara ve SİHA’lara dokunacağız, İHA SİHA karın doyurmuyor diyerek batıya yalakalık yapanları unutmamalıyız.
KAAN’ın ilk üretilen yerli parçasına kalorifer peteğe diyerek alay eden, motoru olmayan uçak üretecekler diyerek dalga geçen beslemeleri, ezikleri unutmamalıyız.
Türk ordusu Katar’a satıldı diyen hainleri, Arifiye Tank Palet fabrikası Katar’a devredildiği diyen yalancıları/müfterileri unutmamalıyız.
Türkiye’nin sınır ve ülke güvenliği için meşru savunma hakları kullanabilmesinin yasal dayanağını oluşturan tezkerelere kimlerin ısrarla ve inatla “hayır” dediklerini, Libya’da Suriye’de Irak’ta ne işimiz var diyen siyasal miyopları unutmamalıyız.
Mavi vatanın bir Yunan Denizi olmasına fırsat vermemek için gösterilen çabayı küçümseyerek boş hayal olarak niteleyen, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, İsrail saldırganlığının tırmandığı bir sırada “Sahipleri, İsrail’in tasmasını ellerine almalı” diyerek yaptığı sert çıkıştan rahatsız olan İsrail sevgisi ayyuka çıkmış monşerleri unutmamalıyız.
Ülkemizin gücünü bilip inanır ve güvenirsek, ucuz muhalefet ve şahsi ikbal hesaplarıyla bu gücü itibarsızlaştırmaz isek İran’dan sonra sıra Türkiye’de diye havlayan köpeklerle mücadelede sorun olmaz.
Gezi kalkışmasında, MİT TIR’larına operasyonda, 17/ 25 Aralık yargı kumpasında ve nihayet 15 Temmuz’da Türkiye sırada değil miydi?
Peki, bize parmak sallayanlar günü gelince hesabını sormak üzere Türkiye’nin kimi sıraya aldığını biliyorlar mı?
Milli Savunma Bakanlığımızın gurur ve huzur veren bir görselle paylaştığı gibi biz varsak tereddüt susar kararlılık konuşur.
Gerisini sıra Türkiye’de diye parmak sallayan şebekler ve içimizdeki işbirlikçileri düşünsün.