Kendi tarihini ve peygamberini unutan bir toplum, başkalarının bayramına hayranlık duyar.

Kendi kültürünü yaşatmayan toplumlar, bir süre sonra başka milletlerin kültürüne hayranlık duymaya başlar. Bu, basit bir özenme meselesi değil; köksüzleşmenin, hafıza kaybının ve kimlik erozyonunun kaçınılmaz sonucudur. Kendi bayramlarını, kendi fetihlerini, kendi zaferlerini ve kendi değerlerini unutan milletler, başkalarının günlerine gözleri kamaşmış şekilde bakar. Çünkü insan, boş kalan yere mutlaka bir şey koyar; eğer o yer kendi tarihimizle, inancımızla ve kültürümüzle doldurulmazsa, başkalarının değerleriyle doldurulur.

Bugün bu topraklarda yaşanan tam olarak budur. Tarihimizin silinmesi, unutturulması ve itibarsızlaştırılması için yıllardır sistemli çalışmalar yürütülüyor. Bu çalışmaların başında olanlar, toplumu kendi köklerinden koparırken bunun adına “çağdaşlaşma”, “evrenselleşme” ya da “modernleşme” diyor.

Oysa yaptıkları şey, bir milleti kültürel olarak mahrum bırakmak ve hafızasız bir kalabalığa dönüştürmektir. Kültürünü yok eden, geçmişini değersizleştiren herkes, bu büyük kırılmanın doğrudan sorumlusudur.

Dikkat edelim: Noel adı altında Hz. İsa’nın doğumu bütün Avrupa’da, hatta Hristiyan olmayan kesimlerde bile coşkuyla kutlanırken; Müslüman bir toplumda, kendi peygamberi Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğumu aynı heyecanla, aynı görünürlükle yaşatılmıyor. Buradaki mesele bir “kutlama yarışı” değildir. Mesele, kime ait olduğumuzu, hangi medeniyetin çocukları olduğumuzu hatırlayıp hatırlamadığımızdır. Batı, kendi dinî ve tarihî figürlerini modern hayatın içine başarıyla yerleştirirken; biz, kendi değerlerimizi geri plana itmek için adeta yarışıyoruz.

Aynı durum tarihimiz için de geçerli. Fetihlerimizi, zaferlerimizi, İslam’ın bu topraklara kattığı adaleti ve medeniyeti unutturma çabaları boşuna değildir. Çünkü fetih demek sadece toprak kazanmak değil; bir inancı, bir ahlakı, bir adalet anlayışını yaşatmak demektir. İstanbul’un fethi neden rahatsızlık verir? Çünkü o fetih, İslam’ın zulme karşı duruşunu, adaleti merkeze alan bir medeniyet tasavvurunu temsil eder. Bu yüzden fetihler “savaş” olarak küçültülür, zaferler “geçmişin yükü” gibi sunulur.

Oysa bu millet, Peygamberini hayatının merkezine alarak var olmuş bir millettir. Bu topraklar, ezanın sesiyle, salavatla, fetih ruhuyla yoğrulmuştur. Bunları hayatın dışına itmeye çalışan her anlayış, toplumu kendine yabancılaştırır. Yabancılaşan insan da bir süre sonra başkasının bayramına sevinir, başkasının kültürüne hayran olur, kendi değerlerine ise mesafeli durur.

Unutmamak gerekir: Kendi kültürünü savunmak, başkasına düşman olmak değildir. Kendi peygamberini anmak, başkasının inancına hakaret etmek değildir. Ama kendi değerlerini yok sayarak başkalarına hayranlık duymak, açık bir kimlik krizidir. Bu krizden çıkışın yolu, yeniden kendi tarihimizle barışmak, kendi inancımızı özgüvenle yaşamak ve bu toprakların ruhunu hatırlamaktan geçer.

Çünkü kökleriyle bağını koparan ağaç, ne kadar süslenirse süslensin ayakta kalamaz.

Nitekim Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu tehlikeye asırlar öncesinden dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:

> “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.”
(من تشبه بقوم فهو منهم)

Bu hadis, Ebû Dâvûd, Libâs 4 (Hadis no: 4031) ve Ahmed b. Hanbel, Müsned (2/50) gibi sahih kaynaklarda rivayet edilmiştir.

Bu uyarı, sadece kıyafete değil; kültüre, bayrama, değer dünyasına ve aidiyet bilincine işaret eden derin bir ikazdır. Kimliğini terk eden, zamanla başkasının safında yer alır.